19 Eylül 2010 Pazar

kadıköy halatı...


Bu gün Beşiktaş'dan Kadıköy'e geçiyordum.
Her zaman ki yerime oturmuştum, şu yukarı çıkılan merdivenlerin oraya.
Ve yine -her zaman ki gibi- mantıklı gelmişti oraya oturmak.
Hem sessiz sakin, hem manzara hem de Kadıköy'e vardığımda ayağı kalkmak yeterli olacaktı.
Şanslıydım ki eski vapur gelmişti, düzenim yerini bulmuştu.
Şu yeni yeni, gıcır gıcır vapurlardan biri gelseydi ne yapardım?
Nerede oturacağım, kimle oturacağım, dışarıda yer kalmamışsa rüzgarı nasıl hissedip denize bakacağım?
Sorular, sorular...
Tam bunları düşünürken, gözüme şu iskeleye gelince bağlanan halat ilişti.
Hani yeşil olan, bilirsiniz.
Nasıl da yıpranmıştı o öyle?
Çok ortak yönümüz olmalıydı orada, onunla.
Düşünün bi, bir halatla ne kadar ortak yönünüz olabilir ki?
Ama biz farklıydık orada, onunla.
Düşündüm o halatı uzun uzun, nasıl geçiyordu günleri?
Her gün aynı yol arasında git gel yapıyordu.
Bir taraftan, bir tarafa.
Vardığında sıkı sıkı bağlanıyordu iskeleye,
Bir taraftan, bir tarafa bir şeyler verebilmek için.
Veriyordu da, ama onlar elinde sonunda dönüyordu diğer tarafa...
Bu arada olan ona oluyordu sanırım, ne kadar bağlansa da sonra tekrar sökülüyordu.
Bu yüzdendi bu yıpranmalar.
Bir süre sonra bunun farkına varıyordu, ama hayatın ona verdiği görev buydu ve yapmak zorundaydı.
Ne kadar acı çekse de, yıpransa da.
Çok ortak yönümüz olmalıydı orada, onunla...

Hiç yorum yok: